Outlast’ın Hikayesi Aslında Nedir?

  • Mete ASLAN

Outlast'ın Hikayesi Aslında Nedir?

Outlast 4 Eylül 2013'de Red Barells tarafından piyasaya sürülmüştü. Oyun Unreal Engine 3 motoru kullanılarak yapılmıştı. Oyunun geliştiriciliğini ve yayımcılığını Red Barells kendi başına üstlenirken şirketleşmiş,kurumsallaşmış vasat oyun yapımcılarına, ders verir nitelikte sağlam bir iş ortaya sunmuş oldular. Korku ve hayatta kalma oyunları arasından kolayca sıyrılıp, çıkar çıkmaz çoğu türün meraklıları tarafından, favori oyunları olmuşlardı.

Outlast çok beğeni kazandığı için Red Barells  4 Mayıs 2014'de  Outlast Whistleblower adı altında bir indirilebilir içerik yayınladı. İlk olarak Outlast serisinin  müzikler konusunda, bestecisi Samuel Laflamme'ye çok şükran borçlu olduklarını belirmek gerek(bildiğimiz gerim gerim geriliyoruz). Miles Upshur, aktivist bir olay yeri inceleme gazetecisi olarak 2013 Eylülünde olaya ışık hızıyla giriş yapıyoruz.

Ana oyunumuzda gayet hırslı ve azimli, işi uğruna cehennemin dibine gireceğini bile belirtecek kadar idealist bir gazeteciyi oynuyoruz, dolasıyla her türlü aksiliğe bulaşacak bir adamız. Taşra denilecek bir yolda arabamızla kapıya doğru ilerliyoruz. Elimizin altında bir kamera, birazdan dahil olacağımız olaylar dizisi ile aramızda ki son durak olarak bilgilendirici bir dokümanımız var. Monte Masif akıl hastanesine hoş geldiniz!

 

Yeni maceramıza hastanenin ana giriş kapısını zorlayarak girmeye çalışıyoruz ancak kapının kilitli olması üzerine gizli bir giriş arayışına geçiyoruz. Nihayet içerideyiz ve ilk karşılaştığımız tablo kırılmış ve birbirine geçmiş ahşaplar. Işıklar sönüyor ve odada zifiri karanlıktayız. Kameramız ile gece görüşünü aktif ediyoruz, hafiften korkuyoruz ama kararlıyız geri dönmeyeceğiz! Burnumuzu gıcıklayan demir para kokusu dışında yarım saat boyunca bütün olaylardan bihaber dolanıyoruz ve araştırma safhasındayız. Ve kanla bırakılmış izler bizi havalandırma borusuna getiriyor.

Ölü askerler, ölü hastalar ve ölmek üzere olanlar yavaştan gerilimi artırıyor fakat, asıl hikaye henüz başlamadı bile. Akıl dengesini yitirmişler tarafından saldırlara uğruyoruz fakat normal hastalara benzemiyorlar, onlar hakkında garip şeyler döndüğünü anlamaya başlıyoruz. Bazı şüpheli dokümanlar bize hastaların üzerinde deneyler yapıldığını ve  insani şartlar ile devlet denetiminine aykırı bir yöntem uygulandığını gösteriyor. Hastaların hepsi saldırgan veya sakin değil, korkuyu ve gerilimi hep üst düzeyde tutacak kadar dengesiz bir ortamdayız.

 

Bu kadar korkunun ve gerilimin üst düzey olduğu, satırlı ve bıçaklı çetelerin insan avında olduğu ortamda bile hiyerarşinin üst kısımlarında bazı kişiler var. Bunlardan biri aklını yitirmiş doktorumuz Richard Trager. Kendini deneylere adamış biri olarak kendi vücudunda da deneyler yapmaya kadar varmış hastalıklı bir iş aşkına sahip. Bu iş aşkı ona mide kaldıracak derece kötü bir görünüm veriyor ve hastaları deneyleri için kullanan sadist bir psikopat.

Ona yakalanıp Parmaklarımızdan bazılarını kaybetmemiz dışında, peşimizde iken asansöre kadar kaçıp orada trajik bir şekilde can vermesine şahit oluyoruz ve hastanemiz bir psikopattan kurtuluyor. Onun hakkında öğrendiklerimiz ise; Murkoff şirketi tarafından tutulmuş ve deneylerinin onların emri ile gerçekleştiğini öğreniyoruz. Tutarlı ve akıllı konuşmalarına rağmen diğer hastalar kadar buradaki paranormal bir olay onu da etkisi altına almış. Bu deneylerin paranormal olayları açığa çıkardığı ise artık kesinleşmiş gözüküyor.

Ve daha belalı bir dostumuz ile tanışıyoruz kendisine Chris Walker diye hitap ediyorlar ama biz ona kısacası tank diyebiliriz çünkü bildiğimiz bir tank. Onun geçmişine ve hikayesine de bazı dokümanlar sayesinde tanıklık ediyoruz ki büyük bir kovalamaca bizi ondan kaçarken fare deliği benzeri yerlere saklanmaya zorluyor. Eski askeri polis olduğunu ve Afganistan'da görev yaptığını öğreniyoruz. Büyük bir kovalamaca bizi Murkoff şirketinin gaz depolarına kadar getiriyor. Ancak burada çok daha büyük çok daha beter bir varlığa rastlıyoruz.

Kendisi Wallrider olarak anılıyor ve daha önce tanıştığımız Peder Martin(kendisi bizi buraya çağıran, hastanenin yanında kilisenin pederi oluyor) bize ondan bir Mesih, kurtarıcı olarak bahsediyor. Kurtarıcımız Wallrider bizi koridorlarda kovalarken geriye dönmeye çabalıyoruz ve açtığımız kapıda bizi Chris Walker karşılıyor. İşte burada beklenmedik bir şey oluyor ve Wallrider ile Chris Walker arasında bir mücadele başlıyor ve inanılmaz bir Showdown'a şahitlik ediyoruz.

Dağ gibi Chris Walker'ın da ölümüne(sağdan-sola savrulup, param parça oluşuna) böylelikle şahit oluyoruz. Elimize geçen fırsatı değerlendirip olay yerini koşar adımlarla terk ediyoruz. Wallrider'dan bahsetmemiz gerekirse kendisi bir ruh ve kameramız dışında gözlerimizle varlığını algılayamıyoruz. Bu yüzden oyunda ki hiç bir korku unsurun onun bizi gerdiği kadar geremediğini belirtmek lazım. Bu kadar olay arasında peder martin müritleri ile beraber bir ayin düzenler ve kendini yakar. Belki de bizi bu olayların arasına doğrudan sokması ve bizi hapis etmesi dışında tek destekçimiz oydu ve onun kaybı ile umutlarımız tükendi.

Artık askerler ve özel tim olay yerine ulaşmış ve hastaneye giriş yapmaya hazırlanıyordur. Kapı açıldıktan sonra askerler ve profesör ile karşılarız ancak beklenmedik bir şey olur. Askerler "hareket eden her şeyi öldürün" emri alır. Bunun üzerine üzücü bir şekilde mermi yağmuruna tutulup, yere yığılıyoruz. Hikayenin yarım kaldığını ve Dlc ile tamamlanacağını belirterek akıllardaki soru işaretlerini karşılayacağını ummuyoruz. Görüşmek üzere…